11 Oca 2016 tarihinde gönderildi

DAVİD BOWİE İLE KİŞİSEL TARİHİM

Yaş 14. Let’s Dance çıkmış. Sevmedim tabii. Sıkı rock’çıydım, yumuşak geliyordu. Ne öyle o? Let’s Dance, put on your red shoes and dance the blues?

Albümün ve Bowie’nin kıymetini anlayamamışım henüz. Ne bileyim Let’s Dance albümünde kudretli Stevie Ray Vaughan’ın gitar çaldığını? Omar Hakim’den Nile Rodgers’a pek müstesna bir kadro olduğunu?

Sonra bu fikre sıkıca bağlı kaldım. Artık punk filan da dinliyordum, ama aklımda eski bilgi, Bowie küçümsemeye devam. Kaş’ta bir arkadaşım dürttü ilk. Çok alay etti benimle David Bowie’yi küçümsediğim için. Ben de ‘bir bakayım’ dedim. İçine bir daldım, dalış o dalış.

kenardaki

1992’deki ilk kitabım Kenardaki Milyonerler’e konu olan 5 müzisyenden birisiydi David Bowie.

Daha o kitabı hazırlarken sevgili -azıcık da gıcık- Levent Erseven’le ve Kadir Çöpdemir’le tanışmamıza vesile oldu. Yazdığımı duymuşlar, yazı istediler. Ben de yazdım. Kadir Çöpdemir’le bütün gün tartışmıştık. O, doğru bir şeyi yanlış bir yolda düşünüyordu. Dergiye benim yazının sağına soluna Ozan Orhon filan yerleştirmişti. Ve Ozan Orhon’dan efsane olacak diye bahsediyordu dergi. Aşkla. Ben de tabii ki dalga geçmiştim, Kadir de kızmıştı dalga geçtim diye… Gördük, hayli efsane oldu göbeğiyle ameliyatıyla filan.

Derken Derya Bengi ile tanışmamıza vesile oldu David Bowie. Derya hangi dergiye yazı istemişti hakikaten hatırlamıyorum şimdi. Ama çok sevmiştim bu tanışıklığı.

Sonraki arkadaşlarım Major Tom ve Ziggy Stardust idi. Biraz da Alaaddin Sane.

Rastlantıya bakın ki geçen ay Asu Maro yoklamıştı: “Pşşt, Bowie yazar mısın?”

Yeni albüm yaptı ya, o vesileyle.

Tekrar daldım Bowie’nin içine. Biraz özlemle yazdım. 25 sene önceki değildik tabii ikimiz de. Ben ona daha sakin yaklaşabildim. O da öldü. Evet benim için böyle oldu aynen. Çok saçma.

Mühim adamdı vesselam.

Milliyet Sanat’taki yazıyı merak ederseniz buyrun: http://www.metinsolmaz.com/?p=170

david

[/et_pb_text][/et_pb_column][/et_pb_row][/et_pb_section]

11 Oca 2016 tarihinde gönderildi

GÜZEL ABİMİZ DAVİD BOWİE’DEN YENİ ALBÜM

Aşağıdaki yazı bu ayki (Ocak 2016) Milliyet Sanat Dergisi’nde yayınlandı. Rastlantı işte. Dergiye başlıksız gönderdiğim ve henüz dergiyi satın almadığım için dergideki başlığı bilmiyorum, bunu uydurdum.

David Bowie, yaratıcılıkla haşır neşir bir ölümlünün edinebileceği bütün güzelliklere kavuşmuş bir muhterem. Öyle çok fazla alana yayılmamış. Ama el attığı neredeyse herşeyi pek güzel yaptığı kesin. 5000 parçanın üzerinde plastik sanat eseri üretmişliği var örneğin. Üstelik öyle Kenan Evren resimleri değil. Aralarında hakikaten dahiyane eserler var. Keza Labirent’ten Dünyaya Düşen Adam’a onlarca filmde harikulade bir oyunculuğu var.

Buluşçuluğu da su götürmez. Glam rock ve punk rock’a katkılarını Johnny Rotten bile takdir eder. Bowie de pek çokları gibi zamana göre yapar müziğini. Ama bir tık erken yapar. Saksofon başta olmak üzere enstrümantalistliğinin göze batan bir orijinalliği yok ama en güzel albümlerinden Diamond Dogs’da neredeyse bütün enstrümanları mükemmelen çalmıştır.

1947’de İngiltere, Londra, Brixton’da David Robert Jones olarak garson bir anne ve özel şirkette memur bir babadan doğmuştur.

Çocukluğunda Charles Mingus ve John Coltrane’i tanımasıyla birlikte caz meftunu olur. 1961’de 14 yaşındayken caz aşkı sayesinde edindiği ilk enstrümanı annesinin hediye aldığı bir plastik alto saksofondur. Gözleri de tam o yıllarda Van kedisi gözleri haline gelir. George Underwood kız meselesi yüzünden çıkan bir kavgada Bowie’nin sol gözüne bir yumruk yerleştirir. Önce o gözü kör kalacak diye çok korkulur. Ama operasyonlar ve 4 aylık bir hastane macerasından sonra sonradan alameti farikası haline gelecek göz bebeği gördüğünüz gibi kocaman kalır. Bu arada Underwood’u da can düşmanı sanmayın. İlk albümlerinin kapağını da yapan en yakın arkadaşlarından birisidir.

Plastik saksofondan bir sene sonra gerçek saksofonuna kavuşur. İlk grubu Konrads’ı da aynı sene kurar. Düğünlerde kermeslerde çalan bir rock’n’roll grubudur Konrads. Ve artık Bowie bir rock yıldızı olmaya karar vermiştir. Tabii kararını hayata geçirmesi karar vermesi kadar kolay olmaz. Muhtelif gruplar kurup bozup bir de menajer edindikten sonra Davie Jones and The King Bees grubuyla beraber ilk 45’liğini yapar: Lisa Jane. Bu gayet eğlenceli rock’n’roll şarkısıyla minik bir başarı da sağlar.

Monkees’den Davy Jones ile karıştırılmamak için soyadını Bowie bıçaklarından esinlenerek Bowie yapar. Bir yandan blues’le haşır neşir olurken bir yandan da harıl harıl çalışır ve bir de albüm yapar. Namı bir miktar yürümüştür ama bir türlü umduğu liste başarısı gelmez.

İmdadına Apollo 11 yetişir. 1969’da aya inen Apollo 11’e denk gelen hazin şarkısı Space Oddity ile birlikte popüler müzik dünyası için bir daha kapanmamak üzere David Bowie devri başlar. Binbaşı Tom uzayda kaybolurken David Bowie biz dünyalıların hayatına yerleşir.

Seks ikonu

eve döndüğünde babaannen namaza dururken
neyi değiştirir David Bowie posteriyle çiftleşmen
Murathan Mungan

Bowie pek çok şeydir. Ve bilerek de kafa karıştırıcı konuşur. Benim şahsen en anlamadığım o soluk beniziyle bir seks ikonu olabilmesidir.

Bowie’nin seks hayatı hep merak konusu olmuştur. Mick Jagger’la seviştiler mi bilmiyorum. Ama 1972’de Melody Maker’a, 1976’da da Playboy’a biseksüelliğini açıklamasıyla birlikte eşcinsel hareket içinde önemli bir figür haline geldi. Melody Maker’ın “Neden kadın giysileri giyiyorsunuz?” sorusuna “Şunu iyi anlamalısın şekerim bunlar kadın giysisi değil. Bunlar erkek giysisi.” demesi de meşhurdur.

İçindeki İbrahim Tatlıses

David Bowie’nin bir girişimci ruhu var ki kendisi ne kadar memnun hiç bilemiyorum. Epey akıllı çıkışlar yapsa, yaratıcılıklarda bulunsa da nihai olarak işleri “iyi gitse de” hep umduğu gibi götürdüğünü söyleyemeyiz.

Küçük yaşlardan itibaren içindeki İbrahim Tatlıses’le muhabbeti bırakmamış, hep bir tüccar beslemiş içinde. İlk işi ünlü olmak için yaptığı atraksiyonlar. 7 yıl boyunca ağzında kuş tutmadığı kalmış ünlü olmak için, olmamış. Fakat sonunda çalışmadığı yerden gelmes namı. 1969’da insanlık aya çıkmış ve Bowie Space Oddity şarkısıyla sebeplenmiş bu durumdan.

Daha 1990’larda İnternet’in hikmetlerinden söz eden, onu güzel kullanan, hatta bir teknoloji şirketi ve bir İnternet Servis Sağlayıcı kuran Bowie, vaktinin en afili web sitelerinden birisini yapmıştı. Fakat bu erken görüsüne rağmen bugün İnternet’i çok da efektif kullanıyor sayılmaz. Sıkıcı Twitter hesabını 666 bin kişi takip ediyor. Bir Hayko Cepkin’in yarısı bile değil. Ancak bir Mor ve Ötesi.

En acayibi 2000’de gayet innovatif fikirler eşliğinde de olsa bir banka kurmuştu. Olmadı tabii. Bir David Bowie niye banka kurar ki?

Karakter mühendisi

Müziğinde oyun seven Bowie sıklıkla konsept albüm yapmış, taa George Orwell’a kadar selam çakmıştır. Ziggy Stardust, Thin White Duke, Aladdin Sane gibi 10 kadar başarılı karakter yaratmıştır. Yarattığı karakterler gezgindir de. Meşhur olmasını sağlayan Binbaşı Tom, Space Oddity dışında iki şarkıda daha görünür. Hatta Ashes to Ashes’ta bir eroin bağımlısı olduğunu öğreniriz.

Adolf Hitler’den Che’ye, Kennedy’den Troçki’ye, Nabakov’dan Churcill’e, çağdaşı müzisyenlere 100 kadar meşhurun adı geçer şarkılarında.

Adolf Hitler rock star mıydı?
Kendisi New York’ta yaşar ama bir çok yere İngilterenin artık faşist bir lidere hazır olduğunu ve bundan güzel faydalanacağını, gerçek milliyetçiliğin faşizm olduğunu söylemişliği vardır. Ki bu son kısmında ben de onunla aynı fikirdeyim. The Thin White Duke’ün aryan bir süpermen olması da boşuna değildir. “Çok da ateist sayılmam” diyecek kadar dindar, Budizmle haşır neşir olacak kadar insancıl bu kardeşimiz Adolf Hitler’i dünyanın ilk rock starlarından birisi ilan etmiştir. Bowie neyse ki büyük olasılıkla ilgi çekmek için söyledikleri bütün bunları sonradan “kafam çok güzeldi” diyerek reddetmiştir…

Yeni albüm 8 Ocak’ta
1967’den itibaren düzenli olarak stüdyo albümü yapan Bowie, 2003’te 10 yıllık bir mola vermişti. 2013’te doğumgününde çıkardığı The Next Day çıkar çıkmaz listelerin tepesine yerleşmişti.

Şimdi de anarşistlere yaraşır bir siyah yıldızla geliyor. Blackstar, Bowie’nin yirmibeşinci stüdyo albümü olacak. Ve o da bir önceki gibi doğumgününde, 8 Ocak’ta, 69 yaşını doldurduğu gün yayınlanacak. Albümde yedi şarkı var. Albümle aynı isimdeki şarkı 20 Kasım’da single olarak yayınlandı bile. Keza albümdeki bir diğer şarkı Lazarus da 17 Aralık’ta web’de yayınlandı. Her iki şarkıyı da ben çok beğendim. Bütün akranları gibi eski günlerdeki performansını beklememek lazım tabii. Her durumda Bowie’dir bu, muhakkak bir yolunu bulup arşivlerimize girecektir.

david

26 Şub 2011 tarihinde gönderildi

17 Kas 2010 tarihinde gönderildi

Metin Solmaz Vatan Bölünmez*

http://twitter.com/metinsolmaz
http://friendfeed.com/metinsolmaz

Haftada 7 günden fazla içmem:
http://www.buyukkeyif.com/article/Metin-Solmaz-Ehlikeyif-yazar/Bir-Sevene-Sorduk/7000000000060273

En havalı sitem:

http://www.ehlikeyifyollarda.com

Fotoğrafçı: Fikret Bekler Olay Yeri: Meksika'da hatırlamadığım bir kıyı

* Başlığı attığı için Melda kardeşime teşekkürü bir borç bilmem, ama yine de ederim.

12 Kas 2010 tarihinde gönderildi

Moskova’daki ilk McDonalds kuyruğu’nun hatırlattıkları

Büyütmek için tıklayabilirsiniz

Türkiye’de hala muhtelif diktatörlükler yoluyla, asker yardımıyla, halka rağmen halkı kurtarmaya çalışan insanların yaşaması çok mizahi geliyor bana. Düşmanlık da edemiyorum buna, naifler çünkü.

Arnavutluk’ta 3 tane 90 yaşında adamla muhabbet etmiştik. Bildiğimiz kelimelerin kesişim kümesi sıfıra yakın olduğu için zor bir muhabbet oldu. Bize inanılmaz bir sıcaklıkla izzeti ikramda bulunuyorlardı. Çok sempatiklerdi.

Biz, bir ateist bir müslüman; tuhaf bir ikiliydik. Hasan abi, hem cemaati hem camiyi merak ettiğinden namaz kılmak istedi. Caminin hemen üzerinde idi oturduğumuz yer. 3 adet 90’lık dede 1 adet cami kapısını gösterememişlerdi. Ehlikeyif, muhabbetperver, iyi kalpli insanlardı.

Bir tanesi çok karizmatikti. Karizmatik olduğunu ona da söylemeye teşebbüs ettim. Hiçbirşey anlamadı ve ısrarla anlamak istedi. Ağzımdan kaçıverdi, Enver Hoca gibi deyiverdim. Adamın bir anda kan beynine fırladı. Oracıkta ölecek zannettim. İletişimi boşverip Enver Hoca ile ilgili kendi dilinde avaz avaz bağırmaya başladı. Pek nazik cümleler kurmadığı belliydi. Ben de Enver Hoca’dan tiksindiğimi söylemeye çalışıp, konuyu kapatmaya debelendim.

Bütün bir Arnavutluk böyleydi. 1 aya yakın zaman boyunca, Enver Hoca adını duyan, gerginlik yaymadan bırakmıyordu. Hele yaşlı birisiyse, eyvah eyvah. Sonra, Tanıl üzerinden Tan anlattı, Arnavutluk’ta Enver Hoca, lütfedip aile başına bir inek edinmeyi serbest bırakmış. Bir de bakmışlar bütün inekler kör. Avrupanın her yerinden veterinerler filan incelemişler epey bir zaman. Sonunda şu ortaya çıkmış: İnek edinmek yasakken, evlerin bodrumunda beslenirmiş bunlar. Birkaç kuşaktır hiç ışık görmemiş zavallı inekler, körleşmişler. Yerin üzerine çıkarılınca da kör kalmışlar doğal olarak.

Velhasıl, memlekette Arnavutluk anılarımı anlatırken, ve insanlar ilgiyle dinlerken, baktım bir tanesi kaşınıyor. EMEP’li misin sen dedim, evet dedi. Yuh dedim, hala Enver Hocacı mısınız siz? Yok canım dedi. Ve 2 saat kadar bana Enver Hoca’nın nimetlerini anlattı. Ben ona bakanlar kurulunda bakan vuran, ülkenin 4 bir yerine, 3 Arnavutluk sığacak kadar sığınak yapan bir paranoyaktan bahsettiğimizi anlatamadım. Bütün Arnavutluğun tiksindiği bir lideri örnek almanın neden üstüne vazife olduğunu da o bana anlatamadı.

Bu kadar kelamı, konuyu Moskova’ya getirmek için ettim. Değişik olsun diye örnekleri Arnavutluk’tan verdim. Ama bunların daha saçmalarını, daha acımasızlarını; binler onbinlercesini Sovyetler hakkında da anlatabilirim elbette.

Geçen kış Moskova’da da -oradaki arkadaşlarım sağolsun- anarşist ve ünlü bir performans sanatçısının evinde kalmak kısmet oldu. Şahane bir ev sahibimiz vardı. Evinin girişinde, ayak bağlamak için dayanacak şey vaktinde kullanımda olan bir Lenin büstüydü. Ve helası Lenin kafalıydı.  Aşağıdaki linkten videosunu indirip seyredebilirsiniz. Ben çektim ben yükledim. Yan filan duruyor olabilir, video olayında pek Copolla sayılmam : )

Lenin kafalı klozet

Velhasıl, bütün Moskova Lenin’den, bütün Arnavutluk Enver Hoca’dan tiksinirken, yurdumda bunları lider olarak konumlayan insanların, hayat akıp giderken arkaik bilgilerini nihai bilgi sanmaları ne çok fena. Şu sıralar bir de hakaretamiz takılıyorlar ki, pek üzülüyorum.

Aşağıdaki videoya geçmeden bir şey daha anlatmam lazım. Bu milliyetçi/sosyalist başka bir deyişle nasyonal sosyalist partilerden birisinin en başlarda bir yöneticisi, McDonalds karşıtı kampanya sırasında Mecidiyeköy’de McDonalds taklitçisi, adı MacDolan filan gibi birşey olan bir fast food dükkanı işletiyordu.

20 yıldır et / tavuk yemem. Yerken de McDonalds’tan hazzetmezdim. Yeni Delhi’de büyük oranda vejetaryen McDonalds var, meraktan gittim. Ondan da hazzetmedim. Ama benden de hayatım boyunca gizlenseydi, aşağıdaki kuyruğa girerdim belki.

Aşağıdaki video, her kim hangi niyetle yaparsa yapsın bütün diktatörlüklerin sonunun böyle mizahi olacağını anlatıyor kanaatimce:

Youtube filan yasaklanırsa da şuradan indirebilirsiniz:

Moskova’daki ilk McDonalds. Sene 1990

11 Kas 2010 tarihinde gönderildi

Meğer ne zor işmiş çocuğa isim vermek!

Kendileri isim düşünürkenki halimi temsil etsin diye konmuştur.

Üzerine tıklayın, büyüğü pek güzel

Tuttuğuma isim veririm küçüklüğümden beri. Bir şeyin adının olması onu saygınlaştırır. Bir kalem, adı “Aslanım” olana kadar sadece bir kalemdir. Sonra “Aslanım” haline gelir.

Allah için bir şeye bir isim verdim mi yerleşir de. Acayip durumlarda bile işlediği oldu. Misal, yıllar önce bir kadına Mahmut demiştim, 10 yıl sonra karşılaştığımızda hala Mahmut diyorlardı. Bir keresinde sokakta bulup sahiplendirdiğim bir köpeğe Basri demiştim. Dişiydi köpek. Afili bir kurt köpeğiydi. Köpek büyüdü ve asla başka isim kabul etmedi. Ne Dasti’ler, Lassi’ler denediler üzerinde, olmadı. Muhtelif insanların muhtelif uzuvlarına taktığım isimlerin de uzun yaşamışlığı vardır.

28 günlük şan ve şerefle dolu askerlik tarihimde Elizabeth, Amalgam dolgu, İngiliz, arkadaşlarıma taktığım isimlerdendi. Öylece kullanıldı hepsi.

Kendim de 20 kadar müstear isimle yazdım bugüne kadar. Hepsini pek sevdim.

Hep başarılı olmadık tabii. Yavrumuz, bi tanemiz Müzük dergisinin adı çok paçozdu misal. Bir çok büyüğümüzden fırça yemiştik. Ama en serti Murathan Mungan’dan gelmişti. Mektup yazmakla kalmadı, bir de telefon edip bastı fırçayı. Halt ettik, başka isim bulamadık. İlk dergimiz, (Kemal Can’ın taktığı) Çalıntı adı ne kadar güzel idi oysa.

Keza Ideefixe.com.. yazması zor, okuması zor, hele telefonda okuması, neredeyse imkansız. İnternet için akıl alır saçmalıkta bir isim değil. Ama koymuştuk işte. Sene 1996, bizler taze webci, öbür alternatif de Dogma.com idi. Ideefixe, hiç değilse Asteriks’in köpeğinin adıdır diye düşünmüştüm. Bizden sonra Idefix diye bir parça kısalttılar. Ama bu sefer de öncekinin bütün hatalarına rağmen var olan karizması gitti kanaatime göre.

Diğer konmasına vesile olduğum site isimleri enfesti. Siberalem.com, (Özlem Yumuşak’ın bulduğu) Azbuz.com, (Oya Öneş’in bulduğu) Gayet.net, Hassas Dengeler… Projelendirip kullanamadığım Buyrun.fm, Ufak.at (şimdiki Zaytung’a benzer birşey yapacaktık) yitti gitti.

Velhasıl, bu sefer daha zor bir işimiz var: 1,5 ay sonra doğacak çocuğumuza isim koymamız gerekiyor. Üstelik çocuk muhtemelen biz öldükten sonra da aynı ismi taşımaya devam edecek : )

İşin en gıcık kısmı da halde süren gıyabındaki bu tartışmalardan zerre kadar haberi yok. Plasenta içinde tepinmekle meşgul şu sıra. En fazla sırıtıyor arada.

Kriterler kabaca şu: Tiksindiğimiz birisini çağrıştırmasın, kolay okunsun, aşırı yaratıcı olmasın, milliyetçi / ayrımcı çağrışımı olmasın, anlamı kötü olmasın, kullanımda olan az biraz yaygın bir isim olsun, ama öyle folofoş olmuş bir isim de olmasın, hatta web kurallarına uysun : )…

Fakat fark ettim ki, baba olmak bu konuda pek muktedir yapmıyor insanı. Elimden gelse, Feridun, Ferit, Fikret gibi F’li isimler koyarım. Benim ve çocuğun üzerindeki olası mahalle baskısından tırsıyorum.

Keza başından bu yana Hrant koyasım var. “Ermeni bile değilken” Hrant koymak olacak iş değil. Çocuk hayatı boyunca neden Ermeni olmamasına rağmen Hrant adını taşıdığını anlatacak. Alnına dövme yapmak gibi birşey. Hrant’ın kendisi bile örgütteyken Fırat adını kullanmış aynı sebeplerle. Yahu Fırat mı koysam yoksa : )) Hem enfes karikatür serisi de var.

Mahir, Deniz, Ulaş filan olmaz. Çok klişe oldu.

Timur koyasım var, demir demek. Bilmiyorum ama. Hani bi dizi vardı ya Tekin Akmansoy’lu onda vardı bir “Timuuur”. Onu hatırlıyorum bazan, geriliyorum.

Gökçe benden bir parça daha rahat. Hatta bir mini liste de yaptı. “Olabilirler listesi”. Ama o da bir tanesini seçip fırlamadı ortaya; “Aha bunu istiyorum muhakkak” diye.

Ha, birkaç karar da verdik arada. Lazca isim koyabiliriz. En azından bir tanesini. Eh, Lazca bilmesem de Laz’ım neticede. Lazca isimler de enfes. Şina, Arte, Bedi, Cino.. birini seçer koyarız belki (hala Trabzon’lu İdris’i Temel’i laz ismi zanneden kaldı mı?)

Kız olsaydı hazırdı adı: Loya. Lazca. Enfes bir isim bence. Kız olsaydı olasılık çoktu zaten. Kız isimleri daha güzeller. Zeynep, Özlem, Nesrin, Nilüfer; enfes isimler bence.

Şimdilik bir lakabı var zaten: Faysal. Hikayesi şu, ben Şubat’ta Meksika’dayken, Gökçe ile yaptığımız günlük uzun ve romantik Skype konuşmalarında ben “Faysal da yaparız biz artık bir tane” deyip duruyordum. O zaman şaka idi. Döner dönmez yaptık ama : )

Muhtemelen Halep’teyken yaptık çocuğu. Kaldığımız otelin adı da tamamen rastlantısal olarak Hotel Faysal idi. Ne acayip rastlantı.

Şimdilik düşüncemiz şu: Doğsun hele. Nasılsa her durumda bir yandan da Faysal denecek.

Kimbilir, belki de elime alıp “Hımm. Bu çocuk tam bir Abuzer” filan derim.

Bir de ne işinize yarayacağını bilmediğim ek bilgi: Çocuk doğunca 1 ay içinde nüfusa yazdırmanız gerekiyor. Ama 62 lira ceza öderseniz dilediğiniz zaman yazdırabiliyorsunuz.