10 Oca 2011 tarihinde gönderildi

TÜRK SAĞLIK DEVRİMİ: KAŞIKLA YEMEK, SAPIYLA GÖZ MUAYENESİ

On sene önce SSK hastanelerine hastaları neredeyse kürekle yığarlardı kenara. Şimdi kıyas kabil değil. Herşey daha iyi. İlaç fiyatları drastik ucuzladı filan. Şahane.

Ama vatan topraklarında her şey ancak eskisine göre daha iyi olabilir, iyi olamaz galiba.

Daha iyi olurken de çam devirilmesi şarttır.

Bizden 1 ay önce kuzenim yavruladı. Şöyle dedi telefonda: “Metin abii, sağlık ocağından aradılar, aşılarını hatırlattılar, tembihlerde bulundular”. Alaka karşısında çok etkilenmişti.

Bizi de aradılar.

Önce Gökçe’yi:

“Ben Ömer, çocuğunuzun “hıbılıhıbılı”sı var. Tekrar teste getirmeniz gerekiyor”

Gökçe’de hazır dekoder olmadığı için, biraz şiirli, biraz aksanlı, biraz da çabukça söylenmiş “hıbılı hıbılı”yı anlamamış ilk etapta. Sonra doktor anlatmış: “Çocuğunuz gerizekalı olabilir, hemen buraya getirin, tekrar kan aldırın” Oha!

Bu “hıbılı hıbılı”yı dekoderden geçirince şu çıkıyor: Fenilketonüri

Yenidoğan bebekleren bir tarama testi için topuk kanı alınıyor. O kandan bir örnek hastane kendisi yapıyor, bir örnek de Toplum Sağlığı Merkezi’ne gönderiliyor. Onlar da aynı testlere (yenidoğan tarama testi deniyor) tabi tutuyorlar.

Allahtan Gökçe burada doğup büyüdüğü için devlet kendisini arayınca paniğe kapılmaması gerektiğini biliyor. Ve biz soğukkanlı, akıllı ve güvenilir doktorumuz Barbaros Ilıkkan’ı arıyoruz, sakin bir şekilde kan alıp 1 hafta geçmesini bekliyoruz. Barbaros bey değerlendirip “Elbette bakalım, ama hiçbir şey çıkmayacak, merak etmeyin. Tahmin etmiyorum, biliyorum” diyor. Tabi durum bende böyle yürümüyor. Küçük bir uzmanı oluyorum konunun.

Hastalık felaket birşey. Vücut proteini doğru düzgün işlemleyemiyor ve çocuk kısa sürede gerizekalı oluyor. Kafası küçülüyor, cildi bozuluyor filan. Derhal diyete başlarsa, -ki bu diyet de hardcore bişey, ömür boyu neredeyse hiç protein almaması demek- zekası normal sınırlarda tutulabiliyor.

Türkiye, dünyada en çok görülen ülkelerden birisi: 1/4500. Çünkü akraba evliliği çok burada. Ve doğumların %40’ı hala evde olduğu için ıskalama oranı da çok yüksek. Ayrıca %4 oranında da farkında olmadan taşıyan insan var bu genetik bozukluğu.

Vak’aların %70’i akraba evliliği mahsülü. Gökçe ile benim sülaleden birilerinin selamlaşması bile zor olasılık. %65’i açık renk göz / saç.. o da yok… başka bileşenleri de göz önüne alıp kaba bir hesapla 1/24.000’lik bir olasılık bize vurabilir yani.

Ama ben Dr. Ömer bey’le tekrar konuşarak, bu ikinci kan alma olayı sonrasında ne kadarının FKU’lu çıktığını soruyorum ve %90 oranında ikincinin temiz çıktığını öğreniyorum.

Velhasıl hop oturup hop kalkarak 1 hafta ikinci testin sonucunu bekliyoruz ve temiz çıkıyoruz. Söz verdiğimiz gibi sonucu Toplum Sağlığı’na bildiriyoruz.

Hiç kuşkusuz müthiş bir hizmet. Diyetle geçebilecek bir durum için insanları uyarmak şahane. Bu şekilde uyarmak olmaz tabii. Ama olsun. Esastan üsluba kaymak lüks bizimkisi gibi kuyruğunu kovalayan ülkelerde.

Ama sıkı durun: Bugün bir telefon daha alıyorum Toplum Sağlığı’ndan: “Eee.. siz hatalı test yapmışsınız?”

“Nasıl yani?”

Meğer Ömer bey, önündeki kağıdı doğru düzgün okumadığı için olsa gerek, bize kafadan FKU yumurtlamış. Oysa aynı topuk kanı testinde TSH, yani tiroid hormonu ile ilgili sonuca da bakılıyormuş. Ve bizimkisinin de yüksek çıkanı TSH imiş.

15.1 olan elimizdeki rakam, her ikisi için de sonuç olabilen bir rakam olduğu için de süreçte de başka huylanan olmamış. Ah Ömer bey, bu kadar fatal bir hata yapılır mı?

Eveet. Yeni uzmanlık alanımız Hipotiroid olarak kondu önümüze. Tabii, ben web’de uzmanlık turları atarken Gökçe her zamanki sakinliği ve pratik zekasıyla: “Florence Nightingale’i ara, onlar kesin başka sonuç çıkarmıştır” diyor.

Nitekim, sınır 10, devletin bulduğu 15,1 ve Florence Nightingale’deki sonuç 9,4.

Şimdi tekrar yapılıyor. Büyük olasılıkla Hipotiroid de yok. Hipotiroid de aynen FKU gibi müdahale olmazsa gerizekalı yapıyor. Ama tedavisi acayip bir diyet değil allahtan. İlaç tedavisi. Arada TSH kontrolü filan.

Niyet iyi, plan program iyi, ilgi de iyi. Ama ilgi göstermek kadar kolay değil mi doğru ilgiyi göstermek?

Ali İlyas’ın bir mafya mensubunu aratmayacak kadar delinmiş topuklarının hesabını kim verecek?
Manasız endişemizin, uykusuz gecelerimin hesabını kim verecek?

Hesap vermek deyince, devletin vermesi gereken hesaplar geliyor aklıma da, benimkiler sönüveriyor tabii bir yandan.

Velhasıl, Ali İlyas, ana karnındayken de down’dan şüphelenilip amniyosentez testi yapılmıştı. FKU, TSH derken sürekli bir “gerizekalı olacak bu” şüphesi fos çıkıyor. Artık fizik profesörü olmak boynunun borcu oldu sıpanın :)

———————–

21 Temmuz 2011 eklemesi: Yukarıda, Google’layanlara şebek olmasın diye adamın, Ömer beyin soyadını yazmamıştım. Neticede iyi niyetliydi muhtemelen. Bugün ilk olarak kendisini gördüm. Şimdi yazıyorum. Allah Dr. Ömer Abdullah Elçi’nin hastalarına ecir, sabır ve şans versin. Dr. Ömer Abdullah Elçi, bizi günlerce uykusuz bırakmış birisi olarak özür dilemesi gerekirken tepemize çıktı. Yukarıdaki hikayeyi dinlemesine rağmen bizi “ilgisizlikle” suçladı. Arayıp “oğlunuz gerizekalı olabilir” diyen, sonucu yanlış bildiren kendisi değilmiş gibi bütün suçu toplum sağlığına atmaya çalıştı. Ve dahi, yukarıda anlattıklarımın bütününe bir türlü vakıf olamadı. Dr. Ömer Abdullah Elçi bey, biz yanından çıkarken hala, 10 gün boyunca kan vermemekle filan suçluyordu. Yaveri olan hanımefendi de benim telefonda küfür ettiğimi iddia ediyordu. Üstelik her ikisi de bizi hatırlamadıklarını defalarca söyledikten sonra dediler bunları.

12 Kas 2010 tarihinde gönderildi

Aydan Çelik’ten enfes bir bayram kartı

Keşke böyle olsaydı mitoloji. Aydan bu konuyu da enfes bir maharetle bisiklete bağlamış : )

12 Kas 2010 tarihinde gönderildi

Moskova’daki ilk McDonalds kuyruğu’nun hatırlattıkları

Büyütmek için tıklayabilirsiniz

Türkiye’de hala muhtelif diktatörlükler yoluyla, asker yardımıyla, halka rağmen halkı kurtarmaya çalışan insanların yaşaması çok mizahi geliyor bana. Düşmanlık da edemiyorum buna, naifler çünkü.

Arnavutluk’ta 3 tane 90 yaşında adamla muhabbet etmiştik. Bildiğimiz kelimelerin kesişim kümesi sıfıra yakın olduğu için zor bir muhabbet oldu. Bize inanılmaz bir sıcaklıkla izzeti ikramda bulunuyorlardı. Çok sempatiklerdi.

Biz, bir ateist bir müslüman; tuhaf bir ikiliydik. Hasan abi, hem cemaati hem camiyi merak ettiğinden namaz kılmak istedi. Caminin hemen üzerinde idi oturduğumuz yer. 3 adet 90’lık dede 1 adet cami kapısını gösterememişlerdi. Ehlikeyif, muhabbetperver, iyi kalpli insanlardı.

Bir tanesi çok karizmatikti. Karizmatik olduğunu ona da söylemeye teşebbüs ettim. Hiçbirşey anlamadı ve ısrarla anlamak istedi. Ağzımdan kaçıverdi, Enver Hoca gibi deyiverdim. Adamın bir anda kan beynine fırladı. Oracıkta ölecek zannettim. İletişimi boşverip Enver Hoca ile ilgili kendi dilinde avaz avaz bağırmaya başladı. Pek nazik cümleler kurmadığı belliydi. Ben de Enver Hoca’dan tiksindiğimi söylemeye çalışıp, konuyu kapatmaya debelendim.

Bütün bir Arnavutluk böyleydi. 1 aya yakın zaman boyunca, Enver Hoca adını duyan, gerginlik yaymadan bırakmıyordu. Hele yaşlı birisiyse, eyvah eyvah. Sonra, Tanıl üzerinden Tan anlattı, Arnavutluk’ta Enver Hoca, lütfedip aile başına bir inek edinmeyi serbest bırakmış. Bir de bakmışlar bütün inekler kör. Avrupanın her yerinden veterinerler filan incelemişler epey bir zaman. Sonunda şu ortaya çıkmış: İnek edinmek yasakken, evlerin bodrumunda beslenirmiş bunlar. Birkaç kuşaktır hiç ışık görmemiş zavallı inekler, körleşmişler. Yerin üzerine çıkarılınca da kör kalmışlar doğal olarak.

Velhasıl, memlekette Arnavutluk anılarımı anlatırken, ve insanlar ilgiyle dinlerken, baktım bir tanesi kaşınıyor. EMEP’li misin sen dedim, evet dedi. Yuh dedim, hala Enver Hocacı mısınız siz? Yok canım dedi. Ve 2 saat kadar bana Enver Hoca’nın nimetlerini anlattı. Ben ona bakanlar kurulunda bakan vuran, ülkenin 4 bir yerine, 3 Arnavutluk sığacak kadar sığınak yapan bir paranoyaktan bahsettiğimizi anlatamadım. Bütün Arnavutluğun tiksindiği bir lideri örnek almanın neden üstüne vazife olduğunu da o bana anlatamadı.

Bu kadar kelamı, konuyu Moskova’ya getirmek için ettim. Değişik olsun diye örnekleri Arnavutluk’tan verdim. Ama bunların daha saçmalarını, daha acımasızlarını; binler onbinlercesini Sovyetler hakkında da anlatabilirim elbette.

Geçen kış Moskova’da da -oradaki arkadaşlarım sağolsun- anarşist ve ünlü bir performans sanatçısının evinde kalmak kısmet oldu. Şahane bir ev sahibimiz vardı. Evinin girişinde, ayak bağlamak için dayanacak şey vaktinde kullanımda olan bir Lenin büstüydü. Ve helası Lenin kafalıydı.  Aşağıdaki linkten videosunu indirip seyredebilirsiniz. Ben çektim ben yükledim. Yan filan duruyor olabilir, video olayında pek Copolla sayılmam : )

Lenin kafalı klozet

Velhasıl, bütün Moskova Lenin’den, bütün Arnavutluk Enver Hoca’dan tiksinirken, yurdumda bunları lider olarak konumlayan insanların, hayat akıp giderken arkaik bilgilerini nihai bilgi sanmaları ne çok fena. Şu sıralar bir de hakaretamiz takılıyorlar ki, pek üzülüyorum.

Aşağıdaki videoya geçmeden bir şey daha anlatmam lazım. Bu milliyetçi/sosyalist başka bir deyişle nasyonal sosyalist partilerden birisinin en başlarda bir yöneticisi, McDonalds karşıtı kampanya sırasında Mecidiyeköy’de McDonalds taklitçisi, adı MacDolan filan gibi birşey olan bir fast food dükkanı işletiyordu.

20 yıldır et / tavuk yemem. Yerken de McDonalds’tan hazzetmezdim. Yeni Delhi’de büyük oranda vejetaryen McDonalds var, meraktan gittim. Ondan da hazzetmedim. Ama benden de hayatım boyunca gizlenseydi, aşağıdaki kuyruğa girerdim belki.

Aşağıdaki video, her kim hangi niyetle yaparsa yapsın bütün diktatörlüklerin sonunun böyle mizahi olacağını anlatıyor kanaatimce:

Youtube filan yasaklanırsa da şuradan indirebilirsiniz:

Moskova’daki ilk McDonalds. Sene 1990

10 Kas 2010 tarihinde gönderildi