11 Oca 2016 tarihinde gönderildi

DAVİD BOWİE İLE KİŞİSEL TARİHİM

Yaş 14. Let’s Dance çıkmış. Sevmedim tabii. Sıkı rock’çıydım, yumuşak geliyordu. Ne öyle o? Let’s Dance, put on your red shoes and dance the blues?

Albümün ve Bowie’nin kıymetini anlayamamışım henüz. Ne bileyim Let’s Dance albümünde kudretli Stevie Ray Vaughan’ın gitar çaldığını? Omar Hakim’den Nile Rodgers’a pek müstesna bir kadro olduğunu?

Sonra bu fikre sıkıca bağlı kaldım. Artık punk filan da dinliyordum, ama aklımda eski bilgi, Bowie küçümsemeye devam. Kaş’ta bir arkadaşım dürttü ilk. Çok alay etti benimle David Bowie’yi küçümsediğim için. Ben de ‘bir bakayım’ dedim. İçine bir daldım, dalış o dalış.

kenardaki

1992’deki ilk kitabım Kenardaki Milyonerler’e konu olan 5 müzisyenden birisiydi David Bowie.

Daha o kitabı hazırlarken sevgili -azıcık da gıcık- Levent Erseven’le ve Kadir Çöpdemir’le tanışmamıza vesile oldu. Yazdığımı duymuşlar, yazı istediler. Ben de yazdım. Kadir Çöpdemir’le bütün gün tartışmıştık. O, doğru bir şeyi yanlış bir yolda düşünüyordu. Dergiye benim yazının sağına soluna Ozan Orhon filan yerleştirmişti. Ve Ozan Orhon’dan efsane olacak diye bahsediyordu dergi. Aşkla. Ben de tabii ki dalga geçmiştim, Kadir de kızmıştı dalga geçtim diye… Gördük, hayli efsane oldu göbeğiyle ameliyatıyla filan.

Derken Derya Bengi ile tanışmamıza vesile oldu David Bowie. Derya hangi dergiye yazı istemişti hakikaten hatırlamıyorum şimdi. Ama çok sevmiştim bu tanışıklığı.

Sonraki arkadaşlarım Major Tom ve Ziggy Stardust idi. Biraz da Alaaddin Sane.

Rastlantıya bakın ki geçen ay Asu Maro yoklamıştı: “Pşşt, Bowie yazar mısın?”

Yeni albüm yaptı ya, o vesileyle.

Tekrar daldım Bowie’nin içine. Biraz özlemle yazdım. 25 sene önceki değildik tabii ikimiz de. Ben ona daha sakin yaklaşabildim. O da öldü. Evet benim için böyle oldu aynen. Çok saçma.

Mühim adamdı vesselam.

Milliyet Sanat’taki yazıyı merak ederseniz buyrun: http://www.metinsolmaz.com/?p=170

david

[/et_pb_text][/et_pb_column][/et_pb_row][/et_pb_section]

11 Oca 2016 tarihinde gönderildi

GÜZEL ABİMİZ DAVİD BOWİE’DEN YENİ ALBÜM

Aşağıdaki yazı bu ayki (Ocak 2016) Milliyet Sanat Dergisi’nde yayınlandı. Rastlantı işte. Dergiye başlıksız gönderdiğim ve henüz dergiyi satın almadığım için dergideki başlığı bilmiyorum, bunu uydurdum.

David Bowie, yaratıcılıkla haşır neşir bir ölümlünün edinebileceği bütün güzelliklere kavuşmuş bir muhterem. Öyle çok fazla alana yayılmamış. Ama el attığı neredeyse herşeyi pek güzel yaptığı kesin. 5000 parçanın üzerinde plastik sanat eseri üretmişliği var örneğin. Üstelik öyle Kenan Evren resimleri değil. Aralarında hakikaten dahiyane eserler var. Keza Labirent’ten Dünyaya Düşen Adam’a onlarca filmde harikulade bir oyunculuğu var.

Buluşçuluğu da su götürmez. Glam rock ve punk rock’a katkılarını Johnny Rotten bile takdir eder. Bowie de pek çokları gibi zamana göre yapar müziğini. Ama bir tık erken yapar. Saksofon başta olmak üzere enstrümantalistliğinin göze batan bir orijinalliği yok ama en güzel albümlerinden Diamond Dogs’da neredeyse bütün enstrümanları mükemmelen çalmıştır.

1947’de İngiltere, Londra, Brixton’da David Robert Jones olarak garson bir anne ve özel şirkette memur bir babadan doğmuştur.

Çocukluğunda Charles Mingus ve John Coltrane’i tanımasıyla birlikte caz meftunu olur. 1961’de 14 yaşındayken caz aşkı sayesinde edindiği ilk enstrümanı annesinin hediye aldığı bir plastik alto saksofondur. Gözleri de tam o yıllarda Van kedisi gözleri haline gelir. George Underwood kız meselesi yüzünden çıkan bir kavgada Bowie’nin sol gözüne bir yumruk yerleştirir. Önce o gözü kör kalacak diye çok korkulur. Ama operasyonlar ve 4 aylık bir hastane macerasından sonra sonradan alameti farikası haline gelecek göz bebeği gördüğünüz gibi kocaman kalır. Bu arada Underwood’u da can düşmanı sanmayın. İlk albümlerinin kapağını da yapan en yakın arkadaşlarından birisidir.

Plastik saksofondan bir sene sonra gerçek saksofonuna kavuşur. İlk grubu Konrads’ı da aynı sene kurar. Düğünlerde kermeslerde çalan bir rock’n’roll grubudur Konrads. Ve artık Bowie bir rock yıldızı olmaya karar vermiştir. Tabii kararını hayata geçirmesi karar vermesi kadar kolay olmaz. Muhtelif gruplar kurup bozup bir de menajer edindikten sonra Davie Jones and The King Bees grubuyla beraber ilk 45’liğini yapar: Lisa Jane. Bu gayet eğlenceli rock’n’roll şarkısıyla minik bir başarı da sağlar.

Monkees’den Davy Jones ile karıştırılmamak için soyadını Bowie bıçaklarından esinlenerek Bowie yapar. Bir yandan blues’le haşır neşir olurken bir yandan da harıl harıl çalışır ve bir de albüm yapar. Namı bir miktar yürümüştür ama bir türlü umduğu liste başarısı gelmez.

İmdadına Apollo 11 yetişir. 1969’da aya inen Apollo 11’e denk gelen hazin şarkısı Space Oddity ile birlikte popüler müzik dünyası için bir daha kapanmamak üzere David Bowie devri başlar. Binbaşı Tom uzayda kaybolurken David Bowie biz dünyalıların hayatına yerleşir.

Seks ikonu

eve döndüğünde babaannen namaza dururken
neyi değiştirir David Bowie posteriyle çiftleşmen
Murathan Mungan

Bowie pek çok şeydir. Ve bilerek de kafa karıştırıcı konuşur. Benim şahsen en anlamadığım o soluk beniziyle bir seks ikonu olabilmesidir.

Bowie’nin seks hayatı hep merak konusu olmuştur. Mick Jagger’la seviştiler mi bilmiyorum. Ama 1972’de Melody Maker’a, 1976’da da Playboy’a biseksüelliğini açıklamasıyla birlikte eşcinsel hareket içinde önemli bir figür haline geldi. Melody Maker’ın “Neden kadın giysileri giyiyorsunuz?” sorusuna “Şunu iyi anlamalısın şekerim bunlar kadın giysisi değil. Bunlar erkek giysisi.” demesi de meşhurdur.

İçindeki İbrahim Tatlıses

David Bowie’nin bir girişimci ruhu var ki kendisi ne kadar memnun hiç bilemiyorum. Epey akıllı çıkışlar yapsa, yaratıcılıklarda bulunsa da nihai olarak işleri “iyi gitse de” hep umduğu gibi götürdüğünü söyleyemeyiz.

Küçük yaşlardan itibaren içindeki İbrahim Tatlıses’le muhabbeti bırakmamış, hep bir tüccar beslemiş içinde. İlk işi ünlü olmak için yaptığı atraksiyonlar. 7 yıl boyunca ağzında kuş tutmadığı kalmış ünlü olmak için, olmamış. Fakat sonunda çalışmadığı yerden gelmes namı. 1969’da insanlık aya çıkmış ve Bowie Space Oddity şarkısıyla sebeplenmiş bu durumdan.

Daha 1990’larda İnternet’in hikmetlerinden söz eden, onu güzel kullanan, hatta bir teknoloji şirketi ve bir İnternet Servis Sağlayıcı kuran Bowie, vaktinin en afili web sitelerinden birisini yapmıştı. Fakat bu erken görüsüne rağmen bugün İnternet’i çok da efektif kullanıyor sayılmaz. Sıkıcı Twitter hesabını 666 bin kişi takip ediyor. Bir Hayko Cepkin’in yarısı bile değil. Ancak bir Mor ve Ötesi.

En acayibi 2000’de gayet innovatif fikirler eşliğinde de olsa bir banka kurmuştu. Olmadı tabii. Bir David Bowie niye banka kurar ki?

Karakter mühendisi

Müziğinde oyun seven Bowie sıklıkla konsept albüm yapmış, taa George Orwell’a kadar selam çakmıştır. Ziggy Stardust, Thin White Duke, Aladdin Sane gibi 10 kadar başarılı karakter yaratmıştır. Yarattığı karakterler gezgindir de. Meşhur olmasını sağlayan Binbaşı Tom, Space Oddity dışında iki şarkıda daha görünür. Hatta Ashes to Ashes’ta bir eroin bağımlısı olduğunu öğreniriz.

Adolf Hitler’den Che’ye, Kennedy’den Troçki’ye, Nabakov’dan Churcill’e, çağdaşı müzisyenlere 100 kadar meşhurun adı geçer şarkılarında.

Adolf Hitler rock star mıydı?
Kendisi New York’ta yaşar ama bir çok yere İngilterenin artık faşist bir lidere hazır olduğunu ve bundan güzel faydalanacağını, gerçek milliyetçiliğin faşizm olduğunu söylemişliği vardır. Ki bu son kısmında ben de onunla aynı fikirdeyim. The Thin White Duke’ün aryan bir süpermen olması da boşuna değildir. “Çok da ateist sayılmam” diyecek kadar dindar, Budizmle haşır neşir olacak kadar insancıl bu kardeşimiz Adolf Hitler’i dünyanın ilk rock starlarından birisi ilan etmiştir. Bowie neyse ki büyük olasılıkla ilgi çekmek için söyledikleri bütün bunları sonradan “kafam çok güzeldi” diyerek reddetmiştir…

Yeni albüm 8 Ocak’ta
1967’den itibaren düzenli olarak stüdyo albümü yapan Bowie, 2003’te 10 yıllık bir mola vermişti. 2013’te doğumgününde çıkardığı The Next Day çıkar çıkmaz listelerin tepesine yerleşmişti.

Şimdi de anarşistlere yaraşır bir siyah yıldızla geliyor. Blackstar, Bowie’nin yirmibeşinci stüdyo albümü olacak. Ve o da bir önceki gibi doğumgününde, 8 Ocak’ta, 69 yaşını doldurduğu gün yayınlanacak. Albümde yedi şarkı var. Albümle aynı isimdeki şarkı 20 Kasım’da single olarak yayınlandı bile. Keza albümdeki bir diğer şarkı Lazarus da 17 Aralık’ta web’de yayınlandı. Her iki şarkıyı da ben çok beğendim. Bütün akranları gibi eski günlerdeki performansını beklememek lazım tabii. Her durumda Bowie’dir bu, muhakkak bir yolunu bulup arşivlerimize girecektir.

david

26 Şub 2011 tarihinde gönderildi

10 Oca 2011 tarihinde gönderildi

TÜRK SAĞLIK DEVRİMİ: KAŞIKLA YEMEK, SAPIYLA GÖZ MUAYENESİ

On sene önce SSK hastanelerine hastaları neredeyse kürekle yığarlardı kenara. Şimdi kıyas kabil değil. Herşey daha iyi. İlaç fiyatları drastik ucuzladı filan. Şahane.

Ama vatan topraklarında her şey ancak eskisine göre daha iyi olabilir, iyi olamaz galiba.

Daha iyi olurken de çam devirilmesi şarttır.

Bizden 1 ay önce kuzenim yavruladı. Şöyle dedi telefonda: “Metin abii, sağlık ocağından aradılar, aşılarını hatırlattılar, tembihlerde bulundular”. Alaka karşısında çok etkilenmişti.

Bizi de aradılar.

Önce Gökçe’yi:

“Ben Ömer, çocuğunuzun “hıbılıhıbılı”sı var. Tekrar teste getirmeniz gerekiyor”

Gökçe’de hazır dekoder olmadığı için, biraz şiirli, biraz aksanlı, biraz da çabukça söylenmiş “hıbılı hıbılı”yı anlamamış ilk etapta. Sonra doktor anlatmış: “Çocuğunuz gerizekalı olabilir, hemen buraya getirin, tekrar kan aldırın” Oha!

Bu “hıbılı hıbılı”yı dekoderden geçirince şu çıkıyor: Fenilketonüri

Yenidoğan bebekleren bir tarama testi için topuk kanı alınıyor. O kandan bir örnek hastane kendisi yapıyor, bir örnek de Toplum Sağlığı Merkezi’ne gönderiliyor. Onlar da aynı testlere (yenidoğan tarama testi deniyor) tabi tutuyorlar.

Allahtan Gökçe burada doğup büyüdüğü için devlet kendisini arayınca paniğe kapılmaması gerektiğini biliyor. Ve biz soğukkanlı, akıllı ve güvenilir doktorumuz Barbaros Ilıkkan’ı arıyoruz, sakin bir şekilde kan alıp 1 hafta geçmesini bekliyoruz. Barbaros bey değerlendirip “Elbette bakalım, ama hiçbir şey çıkmayacak, merak etmeyin. Tahmin etmiyorum, biliyorum” diyor. Tabi durum bende böyle yürümüyor. Küçük bir uzmanı oluyorum konunun.

Hastalık felaket birşey. Vücut proteini doğru düzgün işlemleyemiyor ve çocuk kısa sürede gerizekalı oluyor. Kafası küçülüyor, cildi bozuluyor filan. Derhal diyete başlarsa, -ki bu diyet de hardcore bişey, ömür boyu neredeyse hiç protein almaması demek- zekası normal sınırlarda tutulabiliyor.

Türkiye, dünyada en çok görülen ülkelerden birisi: 1/4500. Çünkü akraba evliliği çok burada. Ve doğumların %40’ı hala evde olduğu için ıskalama oranı da çok yüksek. Ayrıca %4 oranında da farkında olmadan taşıyan insan var bu genetik bozukluğu.

Vak’aların %70’i akraba evliliği mahsülü. Gökçe ile benim sülaleden birilerinin selamlaşması bile zor olasılık. %65’i açık renk göz / saç.. o da yok… başka bileşenleri de göz önüne alıp kaba bir hesapla 1/24.000’lik bir olasılık bize vurabilir yani.

Ama ben Dr. Ömer bey’le tekrar konuşarak, bu ikinci kan alma olayı sonrasında ne kadarının FKU’lu çıktığını soruyorum ve %90 oranında ikincinin temiz çıktığını öğreniyorum.

Velhasıl hop oturup hop kalkarak 1 hafta ikinci testin sonucunu bekliyoruz ve temiz çıkıyoruz. Söz verdiğimiz gibi sonucu Toplum Sağlığı’na bildiriyoruz.

Hiç kuşkusuz müthiş bir hizmet. Diyetle geçebilecek bir durum için insanları uyarmak şahane. Bu şekilde uyarmak olmaz tabii. Ama olsun. Esastan üsluba kaymak lüks bizimkisi gibi kuyruğunu kovalayan ülkelerde.

Ama sıkı durun: Bugün bir telefon daha alıyorum Toplum Sağlığı’ndan: “Eee.. siz hatalı test yapmışsınız?”

“Nasıl yani?”

Meğer Ömer bey, önündeki kağıdı doğru düzgün okumadığı için olsa gerek, bize kafadan FKU yumurtlamış. Oysa aynı topuk kanı testinde TSH, yani tiroid hormonu ile ilgili sonuca da bakılıyormuş. Ve bizimkisinin de yüksek çıkanı TSH imiş.

15.1 olan elimizdeki rakam, her ikisi için de sonuç olabilen bir rakam olduğu için de süreçte de başka huylanan olmamış. Ah Ömer bey, bu kadar fatal bir hata yapılır mı?

Eveet. Yeni uzmanlık alanımız Hipotiroid olarak kondu önümüze. Tabii, ben web’de uzmanlık turları atarken Gökçe her zamanki sakinliği ve pratik zekasıyla: “Florence Nightingale’i ara, onlar kesin başka sonuç çıkarmıştır” diyor.

Nitekim, sınır 10, devletin bulduğu 15,1 ve Florence Nightingale’deki sonuç 9,4.

Şimdi tekrar yapılıyor. Büyük olasılıkla Hipotiroid de yok. Hipotiroid de aynen FKU gibi müdahale olmazsa gerizekalı yapıyor. Ama tedavisi acayip bir diyet değil allahtan. İlaç tedavisi. Arada TSH kontrolü filan.

Niyet iyi, plan program iyi, ilgi de iyi. Ama ilgi göstermek kadar kolay değil mi doğru ilgiyi göstermek?

Ali İlyas’ın bir mafya mensubunu aratmayacak kadar delinmiş topuklarının hesabını kim verecek?
Manasız endişemizin, uykusuz gecelerimin hesabını kim verecek?

Hesap vermek deyince, devletin vermesi gereken hesaplar geliyor aklıma da, benimkiler sönüveriyor tabii bir yandan.

Velhasıl, Ali İlyas, ana karnındayken de down’dan şüphelenilip amniyosentez testi yapılmıştı. FKU, TSH derken sürekli bir “gerizekalı olacak bu” şüphesi fos çıkıyor. Artık fizik profesörü olmak boynunun borcu oldu sıpanın :)

———————–

21 Temmuz 2011 eklemesi: Yukarıda, Google’layanlara şebek olmasın diye adamın, Ömer beyin soyadını yazmamıştım. Neticede iyi niyetliydi muhtemelen. Bugün ilk olarak kendisini gördüm. Şimdi yazıyorum. Allah Dr. Ömer Abdullah Elçi’nin hastalarına ecir, sabır ve şans versin. Dr. Ömer Abdullah Elçi, bizi günlerce uykusuz bırakmış birisi olarak özür dilemesi gerekirken tepemize çıktı. Yukarıdaki hikayeyi dinlemesine rağmen bizi “ilgisizlikle” suçladı. Arayıp “oğlunuz gerizekalı olabilir” diyen, sonucu yanlış bildiren kendisi değilmiş gibi bütün suçu toplum sağlığına atmaya çalıştı. Ve dahi, yukarıda anlattıklarımın bütününe bir türlü vakıf olamadı. Dr. Ömer Abdullah Elçi bey, biz yanından çıkarken hala, 10 gün boyunca kan vermemekle filan suçluyordu. Yaveri olan hanımefendi de benim telefonda küfür ettiğimi iddia ediyordu. Üstelik her ikisi de bizi hatırlamadıklarını defalarca söyledikten sonra dediler bunları.

2 Oca 2011 tarihinde gönderildi

En sevdiğim şarkılar

Last.fm enfes bir site. Misal “Ey Last.fm, bana Bob Dylan radyosu yap” diyorsunuz, size Bob Dylan ve benzerlerinin şarkılarından oluşan bir radyo istasyonu “oluşturuveriyor”. Herkesin müzik profili var. Benim pek çok müzik arkadaşım oldu Last.fm’de.

Ama bu enfes hizmetten biz yararlanamayız tabii. Çünkü Türkiye’de ya kapalıdır ya da paralı. Bir tek Türkiye’de. Neden çünkü? Burada yaşamakla cezalandırılmışız bir kere. Bütün dünya dinler Last.fm’i.. kimseyi germez, buranın meslek kuruluşlarını gerer.

3450 şarkı var Last.fm’deki “library”mde. 72 tanesini özellikle beğenmişim. Çoğu birbirine benzemez 72 şarkı. O liste belki başkalarına da ilginç gelir diye buraya yapıştırdım. Meslek kuruluşlarına inat indirmek isterseniz, bir kaç tane güzel karışık CD çıkarabilirsiniz. Last.fm kullananlar için kullanıcı adım: Overteam

1. Caceres, Triste Febrero
2. Gul y Marlones do Brando, Comes a Day
3. The Clash, Koka Kola
4. Adriana Varela, Tango de ayer
5. Grace Jones, I’ve Seen That Face Before (Libertango)
6. Grateful Dead, Casey Jones
7. Daniel Melingo Leonel El Feo
8. Godsmack, Straight Out Of Line
9. Johnny Cash, In My Life
10. Hank Williams, Kaw-Liga
11. Kris Kristofferson, Me And Bobby McGee
12. Johannes Brahms, Symphonie #3 Op. 90: Poco Alle
13. The Velvet Underground, Venus in Furs
14. Leonard Cohen, Chelsea Hotel #2
15. The Band, Caledonia Mission
16. Jimi Hendrix, Dolly Dagger
17. Osvaldo Fresedo, La Guitarrita Milonguera
18. The Johnston Brothers, Hernando’s Hideaway
19. Johnny Cash, I Walk The Line
20. Miles Davis, My Funny Valentine
21. Frédéric Chopin, Allegro Maestoso
22. Giuseppe Verdi , Anvil Chorus
23. Ella Fitzgerald, God Rest Ye Merry Gentlemen
24. Charles Mingus, Better Git It in Your Soul
25. Woody Guthrie, Vigilante Man
26. Gioacchino Rossini, Sinfonia
27. Zbigniew Preisner, The End
28. Sergei Rachmaninoff, Allegro ma non tanto
29. Bob Dylan, Like A Rolling Stone
30. Stevie Ray Vaughan and Double Trouble, Pride And Joy
31. Let 3, Tazi-Tazi
32. The Velvet Underground, I’m Sticking With You
33. Woody Guthrie, I Ain’t Got No Home
34. Johnny Cash, Ring Of Fire
35. Francisco Canaro, Milonga Sentimental
36. Carl Maria von Weber, Oberon
37. Gustav Mahler, Gesänge aus “Des Knaben Wunderhorn” – Rheinlegendchen
38. Albert Collins, I Ain’t Drunk
39. The Vaughan Brothers, Telephone Song
40. Roy Buchanan, The Messiah Will Come Again
41. Roy Buchanan, Sweet Dreams
42. Stevie Ray Vaughan, Pride And Joy
43. Amilcare Ponchielli, La Gioconda: Cielo e mar!
44. Gaetano Donizetti , Una furtiva lagrima
45. Nico, The Fairest Of The Seasons
46. Woody Guthrie, Ramblin’ Round
47. John Coltrane, Cousin Mary
48. Sun Ra, Saturn
49. Albert Ayler, Our Prayer
50. Sergei Rachmaninoff, Lento lugubre
51. John Cage, First Interlude
52. Led Zeppelin, Moby Dick
53. Cream, I Feel Free
54. The Jimi Hendrix Experience, Wait Until Tomorrow
55. John Coltrane, Jupiter
56. Anouar Brahem, Diversion
57. Sonny Rollins, The Night Has A Thousand Eyes
58. Joss Stone, Sleep Like A Child
59. Willie Nelson, Maria (Shut Up And Kiss Me) W/Rob Thomas & Bill Evans
60. Cassandra Wilson, Drunk As Cooter Brown
61. Count Basie, I Needs To Be Bee’d With
62. Dizzy Gillespie, Cool breeze
63. Jaco Pastorius, Donna Lee
64. David Bowie, Waiting for the Man
65. Jimi Hendrix, Jam Back at the House (Beginnings)
66. Neil Young, Far From Home
67. The Clash, Straight To Hell
68. Talking Heads, Once in a Lifetime
69. Elvis Costello, The delivery man
70. David Bowie, When I Live My Dream
71. The Clash, Cheat
72. Elvis Costello, My Mood Swings

17 Kas 2010 tarihinde gönderildi

Metin Solmaz Vatan Bölünmez*

http://twitter.com/metinsolmaz
http://friendfeed.com/metinsolmaz

Haftada 7 günden fazla içmem:
http://www.buyukkeyif.com/article/Metin-Solmaz-Ehlikeyif-yazar/Bir-Sevene-Sorduk/7000000000060273

En havalı sitem:

http://www.ehlikeyifyollarda.com

Fotoğrafçı: Fikret Bekler Olay Yeri: Meksika'da hatırlamadığım bir kıyı

* Başlığı attığı için Melda kardeşime teşekkürü bir borç bilmem, ama yine de ederim.

12 Kas 2010 tarihinde gönderildi

Aydan Çelik’ten enfes bir bayram kartı

Keşke böyle olsaydı mitoloji. Aydan bu konuyu da enfes bir maharetle bisiklete bağlamış : )

12 Kas 2010 tarihinde gönderildi

Moskova’daki ilk McDonalds kuyruğu’nun hatırlattıkları

Büyütmek için tıklayabilirsiniz

Türkiye’de hala muhtelif diktatörlükler yoluyla, asker yardımıyla, halka rağmen halkı kurtarmaya çalışan insanların yaşaması çok mizahi geliyor bana. Düşmanlık da edemiyorum buna, naifler çünkü.

Arnavutluk’ta 3 tane 90 yaşında adamla muhabbet etmiştik. Bildiğimiz kelimelerin kesişim kümesi sıfıra yakın olduğu için zor bir muhabbet oldu. Bize inanılmaz bir sıcaklıkla izzeti ikramda bulunuyorlardı. Çok sempatiklerdi.

Biz, bir ateist bir müslüman; tuhaf bir ikiliydik. Hasan abi, hem cemaati hem camiyi merak ettiğinden namaz kılmak istedi. Caminin hemen üzerinde idi oturduğumuz yer. 3 adet 90’lık dede 1 adet cami kapısını gösterememişlerdi. Ehlikeyif, muhabbetperver, iyi kalpli insanlardı.

Bir tanesi çok karizmatikti. Karizmatik olduğunu ona da söylemeye teşebbüs ettim. Hiçbirşey anlamadı ve ısrarla anlamak istedi. Ağzımdan kaçıverdi, Enver Hoca gibi deyiverdim. Adamın bir anda kan beynine fırladı. Oracıkta ölecek zannettim. İletişimi boşverip Enver Hoca ile ilgili kendi dilinde avaz avaz bağırmaya başladı. Pek nazik cümleler kurmadığı belliydi. Ben de Enver Hoca’dan tiksindiğimi söylemeye çalışıp, konuyu kapatmaya debelendim.

Bütün bir Arnavutluk böyleydi. 1 aya yakın zaman boyunca, Enver Hoca adını duyan, gerginlik yaymadan bırakmıyordu. Hele yaşlı birisiyse, eyvah eyvah. Sonra, Tanıl üzerinden Tan anlattı, Arnavutluk’ta Enver Hoca, lütfedip aile başına bir inek edinmeyi serbest bırakmış. Bir de bakmışlar bütün inekler kör. Avrupanın her yerinden veterinerler filan incelemişler epey bir zaman. Sonunda şu ortaya çıkmış: İnek edinmek yasakken, evlerin bodrumunda beslenirmiş bunlar. Birkaç kuşaktır hiç ışık görmemiş zavallı inekler, körleşmişler. Yerin üzerine çıkarılınca da kör kalmışlar doğal olarak.

Velhasıl, memlekette Arnavutluk anılarımı anlatırken, ve insanlar ilgiyle dinlerken, baktım bir tanesi kaşınıyor. EMEP’li misin sen dedim, evet dedi. Yuh dedim, hala Enver Hocacı mısınız siz? Yok canım dedi. Ve 2 saat kadar bana Enver Hoca’nın nimetlerini anlattı. Ben ona bakanlar kurulunda bakan vuran, ülkenin 4 bir yerine, 3 Arnavutluk sığacak kadar sığınak yapan bir paranoyaktan bahsettiğimizi anlatamadım. Bütün Arnavutluğun tiksindiği bir lideri örnek almanın neden üstüne vazife olduğunu da o bana anlatamadı.

Bu kadar kelamı, konuyu Moskova’ya getirmek için ettim. Değişik olsun diye örnekleri Arnavutluk’tan verdim. Ama bunların daha saçmalarını, daha acımasızlarını; binler onbinlercesini Sovyetler hakkında da anlatabilirim elbette.

Geçen kış Moskova’da da -oradaki arkadaşlarım sağolsun- anarşist ve ünlü bir performans sanatçısının evinde kalmak kısmet oldu. Şahane bir ev sahibimiz vardı. Evinin girişinde, ayak bağlamak için dayanacak şey vaktinde kullanımda olan bir Lenin büstüydü. Ve helası Lenin kafalıydı.  Aşağıdaki linkten videosunu indirip seyredebilirsiniz. Ben çektim ben yükledim. Yan filan duruyor olabilir, video olayında pek Copolla sayılmam : )

Lenin kafalı klozet

Velhasıl, bütün Moskova Lenin’den, bütün Arnavutluk Enver Hoca’dan tiksinirken, yurdumda bunları lider olarak konumlayan insanların, hayat akıp giderken arkaik bilgilerini nihai bilgi sanmaları ne çok fena. Şu sıralar bir de hakaretamiz takılıyorlar ki, pek üzülüyorum.

Aşağıdaki videoya geçmeden bir şey daha anlatmam lazım. Bu milliyetçi/sosyalist başka bir deyişle nasyonal sosyalist partilerden birisinin en başlarda bir yöneticisi, McDonalds karşıtı kampanya sırasında Mecidiyeköy’de McDonalds taklitçisi, adı MacDolan filan gibi birşey olan bir fast food dükkanı işletiyordu.

20 yıldır et / tavuk yemem. Yerken de McDonalds’tan hazzetmezdim. Yeni Delhi’de büyük oranda vejetaryen McDonalds var, meraktan gittim. Ondan da hazzetmedim. Ama benden de hayatım boyunca gizlenseydi, aşağıdaki kuyruğa girerdim belki.

Aşağıdaki video, her kim hangi niyetle yaparsa yapsın bütün diktatörlüklerin sonunun böyle mizahi olacağını anlatıyor kanaatimce:

Youtube filan yasaklanırsa da şuradan indirebilirsiniz:

Moskova’daki ilk McDonalds. Sene 1990

11 Kas 2010 tarihinde gönderildi

Meğer ne zor işmiş çocuğa isim vermek!

Kendileri isim düşünürkenki halimi temsil etsin diye konmuştur.

Üzerine tıklayın, büyüğü pek güzel

Tuttuğuma isim veririm küçüklüğümden beri. Bir şeyin adının olması onu saygınlaştırır. Bir kalem, adı “Aslanım” olana kadar sadece bir kalemdir. Sonra “Aslanım” haline gelir.

Allah için bir şeye bir isim verdim mi yerleşir de. Acayip durumlarda bile işlediği oldu. Misal, yıllar önce bir kadına Mahmut demiştim, 10 yıl sonra karşılaştığımızda hala Mahmut diyorlardı. Bir keresinde sokakta bulup sahiplendirdiğim bir köpeğe Basri demiştim. Dişiydi köpek. Afili bir kurt köpeğiydi. Köpek büyüdü ve asla başka isim kabul etmedi. Ne Dasti’ler, Lassi’ler denediler üzerinde, olmadı. Muhtelif insanların muhtelif uzuvlarına taktığım isimlerin de uzun yaşamışlığı vardır.

28 günlük şan ve şerefle dolu askerlik tarihimde Elizabeth, Amalgam dolgu, İngiliz, arkadaşlarıma taktığım isimlerdendi. Öylece kullanıldı hepsi.

Kendim de 20 kadar müstear isimle yazdım bugüne kadar. Hepsini pek sevdim.

Hep başarılı olmadık tabii. Yavrumuz, bi tanemiz Müzük dergisinin adı çok paçozdu misal. Bir çok büyüğümüzden fırça yemiştik. Ama en serti Murathan Mungan’dan gelmişti. Mektup yazmakla kalmadı, bir de telefon edip bastı fırçayı. Halt ettik, başka isim bulamadık. İlk dergimiz, (Kemal Can’ın taktığı) Çalıntı adı ne kadar güzel idi oysa.

Keza Ideefixe.com.. yazması zor, okuması zor, hele telefonda okuması, neredeyse imkansız. İnternet için akıl alır saçmalıkta bir isim değil. Ama koymuştuk işte. Sene 1996, bizler taze webci, öbür alternatif de Dogma.com idi. Ideefixe, hiç değilse Asteriks’in köpeğinin adıdır diye düşünmüştüm. Bizden sonra Idefix diye bir parça kısalttılar. Ama bu sefer de öncekinin bütün hatalarına rağmen var olan karizması gitti kanaatime göre.

Diğer konmasına vesile olduğum site isimleri enfesti. Siberalem.com, (Özlem Yumuşak’ın bulduğu) Azbuz.com, (Oya Öneş’in bulduğu) Gayet.net, Hassas Dengeler… Projelendirip kullanamadığım Buyrun.fm, Ufak.at (şimdiki Zaytung’a benzer birşey yapacaktık) yitti gitti.

Velhasıl, bu sefer daha zor bir işimiz var: 1,5 ay sonra doğacak çocuğumuza isim koymamız gerekiyor. Üstelik çocuk muhtemelen biz öldükten sonra da aynı ismi taşımaya devam edecek : )

İşin en gıcık kısmı da halde süren gıyabındaki bu tartışmalardan zerre kadar haberi yok. Plasenta içinde tepinmekle meşgul şu sıra. En fazla sırıtıyor arada.

Kriterler kabaca şu: Tiksindiğimiz birisini çağrıştırmasın, kolay okunsun, aşırı yaratıcı olmasın, milliyetçi / ayrımcı çağrışımı olmasın, anlamı kötü olmasın, kullanımda olan az biraz yaygın bir isim olsun, ama öyle folofoş olmuş bir isim de olmasın, hatta web kurallarına uysun : )…

Fakat fark ettim ki, baba olmak bu konuda pek muktedir yapmıyor insanı. Elimden gelse, Feridun, Ferit, Fikret gibi F’li isimler koyarım. Benim ve çocuğun üzerindeki olası mahalle baskısından tırsıyorum.

Keza başından bu yana Hrant koyasım var. “Ermeni bile değilken” Hrant koymak olacak iş değil. Çocuk hayatı boyunca neden Ermeni olmamasına rağmen Hrant adını taşıdığını anlatacak. Alnına dövme yapmak gibi birşey. Hrant’ın kendisi bile örgütteyken Fırat adını kullanmış aynı sebeplerle. Yahu Fırat mı koysam yoksa : )) Hem enfes karikatür serisi de var.

Mahir, Deniz, Ulaş filan olmaz. Çok klişe oldu.

Timur koyasım var, demir demek. Bilmiyorum ama. Hani bi dizi vardı ya Tekin Akmansoy’lu onda vardı bir “Timuuur”. Onu hatırlıyorum bazan, geriliyorum.

Gökçe benden bir parça daha rahat. Hatta bir mini liste de yaptı. “Olabilirler listesi”. Ama o da bir tanesini seçip fırlamadı ortaya; “Aha bunu istiyorum muhakkak” diye.

Ha, birkaç karar da verdik arada. Lazca isim koyabiliriz. En azından bir tanesini. Eh, Lazca bilmesem de Laz’ım neticede. Lazca isimler de enfes. Şina, Arte, Bedi, Cino.. birini seçer koyarız belki (hala Trabzon’lu İdris’i Temel’i laz ismi zanneden kaldı mı?)

Kız olsaydı hazırdı adı: Loya. Lazca. Enfes bir isim bence. Kız olsaydı olasılık çoktu zaten. Kız isimleri daha güzeller. Zeynep, Özlem, Nesrin, Nilüfer; enfes isimler bence.

Şimdilik bir lakabı var zaten: Faysal. Hikayesi şu, ben Şubat’ta Meksika’dayken, Gökçe ile yaptığımız günlük uzun ve romantik Skype konuşmalarında ben “Faysal da yaparız biz artık bir tane” deyip duruyordum. O zaman şaka idi. Döner dönmez yaptık ama : )

Muhtemelen Halep’teyken yaptık çocuğu. Kaldığımız otelin adı da tamamen rastlantısal olarak Hotel Faysal idi. Ne acayip rastlantı.

Şimdilik düşüncemiz şu: Doğsun hele. Nasılsa her durumda bir yandan da Faysal denecek.

Kimbilir, belki de elime alıp “Hımm. Bu çocuk tam bir Abuzer” filan derim.

Bir de ne işinize yarayacağını bilmediğim ek bilgi: Çocuk doğunca 1 ay içinde nüfusa yazdırmanız gerekiyor. Ama 62 lira ceza öderseniz dilediğiniz zaman yazdırabiliyorsunuz.

10 Kas 2010 tarihinde gönderildi